SON DAKİKA :


Online Gazete

RESMİ İLANLAR
E-Bülten

 

gerçek gündem

Reklam Alanı

Anket

Yeni sitemizi beğendiniz mi?


Oy Ver


Hava Durumu

ADANA ADANA ADANA
Üç Günlük Hava Tahmini
ADANA




İstatistikler


Feminizm bağlamında kadının güvenlik sorunsalı
Feminizm bağlamında kadının güvenlik sorunsalı

 

 

 

Eleştirel güvenlik çalışmaları, güvenlik kavramının çalışma alanını devletten çıkarıp, bireye dönüştürmüştür. Bireyi merkeze alan bu yeni güvenlik anlayışında insan güvenliği (human security) vurgulanır. Güvenlik olgusunun devlete göre tesis edilmesini eleştirirken, devlete göre değil, insana, insanın ihtiyaçlarına göre tesis edilmesi gerektiğini ifade eder.

Bu yaklaşımın eleştirdiği nokta, uluslararası sistemin anarşik olarak görüldüğü bir sistemde, güvenlik kavramının devleti refere ederek belirlenmesidir. Hâlbuki “hem korunan hem de koruyan devlet” soğuk savaş döneminin oluşturduğu şartlarda söz konusu olan bir bakış açısıyla yorumlanabilir. Bu bağlamda, merkezine devleti yerleştiren ve yönünü askeri güçlere çeviren güvenlik anlayışı yerine, bireyleri, bireylerin oluşturduğu toplumları ve onların ihtiyaç duyduğu gereksinimlerden doğan güvenlik anlayışını öncellemek gerekir.

Güvenlik sadece askeri tehditlere karşı olmaz, aynı zamanda, sosyal yaşamı içeren bir yönünü de vardır. Bu yönüyle, devlet’ten, birey’e yönelmiş bir güvenlik anlayışını benimser feminist ideoloji. İnsan güvenliği (human security) en önemli faktördür. Bu zaviyeden kadına ve kadının ezilmişliğine bakan feminizm, sadece doğrudan şiddet (direct violence) değil aynı zamanda da yapısal (structural violence) ve kültürel şiddetten (cultural violence) kadının korunması gerektiğini savunur.

Feminizmin içerdiği yaklaşımların çeşitliliği bağlamında analiz yapıldığında, bu kavrama ait tek bir tanım yapmak nerdeyse imkânsızdır. Bu yaklaşıma göre, temel (basic) manada erkeğin birilcil (primary) aktör olarak görüldüğü toplumda, güç olgusu erkeğin lehinedir. Erkek ise, bu gücünü, toplumda ikincil (secondary) olarak görülen kadını ezmek için kullanır. Bu kuram, sosyal yaşamda kadın emeğinin dışlanması, görmezden gelinmesi ve gerçek değerinin bilinmemesi üzerine odaklanır. Nazım Hikmet’in kadınlar için "soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…” ifadeleri konuyu izah etmesi yönüyle değerli ve anlamlıdır. Bu yönüyle kadın gücünün bilgi üretimine dâhil olması erkek egemenliğinin sınırlarını zorlayacağından, kadının bu sürece dâhil olmasını özellikle önemser.

Uluslararası ilişkiler sistemi –yukarıda sosyal yaşam yönüyle de bahse konu olduğu gibi- erkek cinsiyetinin dominant olduğu bir yapıdır.  Bu yapı, uluslararası sistemde iki farklı şekilde karşımıza çıkar. Birincisi; devlet idaresindeki karar vericilerde (decision-making) öne çıkan erkek gücüdür. Amerika Birleşik Devletlerini ilk kuran kişilere, “Kurucu Babalar” (Founding Fathers) denilmesi de yıllar öncesinde bile bu tarz bir anlayışın olduğunu gösterebilecek bir tespit olabilir.

Erkeğin militarizm düzeyde kutsanması söz konusudur.  İkincisi ise, yine bu sistemde yer alıp enformasyonu sağlayan erkeklerdir. İşte tam bu noktada, feminizm, erkeklerin çoğunlukta, kadınların da azınlıkta olduğu bir uluslararası sistemi, az önce ifade ettiğimiz gibi, bilgi üretim sürecinde gereken değerin verilmemesi ve bu sürecin sanki cinsiyete bağlıymış gibi değerlendirilmesini eleştirir. Bu yaklaşımın özünde, kadın emeğinin ortaya çıkartılması ve farkındalık oluşturulması esastır. Hem toplumsal hayatta hem de uluslararası sistemde kadını bir özne haline getirebilmek için ortaya çıkmıştır. Varoluşsal gayesi, kadının ezilmişliğini ve toplumdaki ikincil konumunu sonlandırmak, buna ek olarak da toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaktır.  Bu kurama göre, kadın ve erkeğe biçilen roller toplumsal olarak kurgulanır. Toplumsal cinsiyet, feministler tarafından öncellenen bir kavramdır.

Bu ideoloji, feminizmin asıl sebebi olan, kadının ezilmişliğinden(women’s oppression)  kaynaklı ikincil konumunu (secondary status) sonlandırarak, cinsiyet eşitliğine dayalı (gender equality) yeni bir form sunmaktadır. Bu bağlamda, kadının özgür bir insan olması, (women’s liberation) feminizmin temel yapısını oluşturur. Kadınlara demokratik hakların verilmesi, eğitim, iş ve sosyal yaşamda eşit vatandaşlık (equal citizenship), feminizmin savunduğu diğer kavramlardır. Kadın, sadece kamusal sahada değil özel sahada da ezilmektedir. “Kişisel olan politiktir” (Personal is political) cümlesiyle anlatılmak istenen tam da budur. Kadının sırtında hem iş hayatına dair hem de ev işleriyle ilgili yükler vardır. (Double Burden). Bu yönüyle kadın, ev işçisi (domestic-worker) olarak görülmektedir ve erkek egemen toplum gereği fazlasıyla ezilmektedir. Feminizmin savunduğu bu görüşe ek olarak, bu ideoloji, kamu ve özel saha kavramlarını kaldırarak, her iki sahada da şiddetsizliği esas almaktadır.

Feminizm, erkek tercihlerinin sanki evrensel tercihleri yansıtıyormuş gibi lanse edilmesinin yanlış olduğuna odaklanır. Kadını bir nesne olmaktan çıkarıp, uluslararası arenada özne konumuna getirmek esas hedeflerden biridir bu kuramda. Uluslararası ilişkiler disiplini düşünüldüğünde, realistlerin, devleti kutsallaştırırcasına önemsemelerini ve sistemin merkezine devleti koymalarını eleştirir. Cinsiyeti, realist bakış açısının reddettiği bir kavramdır çünkü realizmin, erkek gücünü ve iktidarını militarize etmek gibi bir yönü vardır. Onlara göre, devletin üzerinde bir güç asla kabul edilemez.  Realistlerin devlet merkezli güvenlik anlayışlarının aksine feministler, ataerkil bir güvenlik anlayışına karşı çıkarak ve daha kapsamlı bir güvenlik formu önererek dik durmuşlardır.

Feminizm, cinsiyet temelli şiddeti (gender-based violence) kabul edilemez olarak değerlendirir. Burada kastedilen, kadının kadın cinsiyetinden dolayı uğradığı şiddettir. Madden ve manen her çeşit şiddeti bu kapsama dâhil edebiliriz. Kongo’daki savaşta kadınların savaş aracı olarak görülüp, tecavüzlere maruz kalması, meseleyi örnekleyebileceğimiz bir olay olarak analiz edilebilir. Bahse konu olan vakada kadınların cinsel özgürlüğü yok sayılmıştır. Yine bu açıdan değerlendirdiğimizde, kadını kendi tapulu malı gibi gören erkek mantığından hareketle, yüzde yirmiyi geçen beraber yaşadığı erkekler tarafından şiddete uğrayan kadın oranı, önemle üzerinde durulması gereken bir husustur.

Kadın, korunması gereken, bu amaçla eve hapsedilmesi gereken bir varlıktır, anlayışı feminizmin eleştirdiği başka bir noktadır. Bu açıdan, feminizm, kadını ve dahi çocuğu savaşlardan koruması yönüyle bir nevi koruma mitidir. Barış sağlayıcısı olarak görüldüğü takdirde kadının uluslararası sistemde barış adına yapacağı önemli katkılar vardır ancak, ataerkil sistemin buna imkân vermemesi bu kuramın eleştirdiği başka bir konudur. 11 Eylülden sonra, Afganistan ve Irak’ta yaşayan kadınların korunmaya muhtaç bir varlıkmış gibi lanse edilmesi bu tespite güzel bir örnek teşkil edebilir. Kadınların bu şekilde korumaya muhtaçmış gibi addedilmesi, devlet şiddetini haklı göstermek için kullanılmaktadır. Bu şekilde, kadına özgürlük tanımı, hep suiistimallerle doludur.

Kadın koruyucu mu, korunan mı, bu tarz bir paradigma da uluslararası sistemde feminizmin üzerinde durduğu başka bir konudur. Hegemonik erkeklik, (hegemonic masculinity) ideolojisi kadını, daha çok korunması gereken olarak görmektedir.

Hâlbuki kadın, annedir ve bu yönde birçok güçlü hissiyatla donatılmıştır. Kadının bu yönünün ortaya çıkarılması uluslararası sistemde barışı tesis etme adına ciddi katkı sağlayacaktır. Tansu Çiller’in Kardak Kayalıkları krizindeki tavrı bu konuda önemli bir referans noktası olarak kabul edilebilir.

Feminizmin eleştirdiği bir nokta da, göçlerin kadınsallaştırılması üzerinedir. Örneğin,  Rusya ve Filipin’lerden göç eden kadınların büyük kısmı genellikle ev işçisi (domestic worker) şeklinde görev yapmaktadırlar. Seks ticaretinde çalışanların olması da durumu daha vahim hale getirmektedir. Seks turizmi, kadını güvensiz, ezilmiş, ikincil bir pozisyona itmektedir. Özetle, uluslararası politik ekonominin global güçler vesilesiyle kadınlara ekonomi yönüyle bir şiddet uyguladığı ve dünyanın kadınlar adına güvensiz bir yere dönüşmesini sağladığı, feminizmin eleştirdiği bir başka önemli noktadır.

Uluslararası ekonomi politik iki güç üzerinde durur: Güç ve refah. Güç, devlete,  refah ise piyasaya ait unsurlardır. Geçmişi 15. Yüzyıla kadar dayanan bu düşünce ağırlıklı olarak 1970’lerden itibaren tartışılmaya başlanmıştır. Çünkü o dönemlerde -özellikle üçüncü dünya ülkelerinde- az gelişmişlik sorunu vardır. Sınıf mücadelesinden ortaya çıkmıştır. İki temel sınıf esastır: İşçi (proleterya ) ve kapitalist(burjuva). Sermaye biriktirme ve kâr güdüsü vardır. En önemli sonucu eşitsiz bir toplum doğurmasıdır.

Uluslararası sistemde öyle bir ekonomi politik kurulmuştur ki, bu sistemde kadınlar, ciddi oranda baskılanır. Cinsiyete dayalı bir iş bölümü oluşturmuş olan bu yapıda, kadının evde çalıştığı yaşam kesiti görmezden gelinir. Demek istediğimiz şudur ki, kapitalist sistem, erkek emeğine nazaran, kadın emeğine çok daha az değer vermektedir. Kadının evdeki emeklerinin (domestic labour) değersiz kılınması söz konusudur. Dahası, kadının ev içinde yaptığı işler, zaten yapması gereken doğal işler olarak görülmektedir.

Feminizm de bu emeğin daha kıymetli kılınması için emek harcamaktadır. Şunu da eklemek de fayda vardır ki, sadece ev içinde değil toplumsal hayatın içinde iş yaşamını sürdüren kadının emeğinin korunması da feminizmin savunduğu değerler içindedir. Kadınlar söz konusu olduğunda, az ücretle, olması gerekenden ağır çalışma şartlarının sunulması, yine bu yaklaşımın eleştirdiği bir durumdur. Bir erkekle aynı diploma, sertifika vs gibi özelliklere sahip olan bir kadının daha düşük ücretlere muhatap olması kabul edilebilir bir durum değildir. Eşit ücret (Equal payment) ve eşit iş imkânlarının oluşturulması yönüyle ciddi sorunlar yaşanmaktadır.

Globelleşen dünyayla iş gücü, birinci dünya ülkeleri kabul edilen gelişmiş ülkelerden (developed countries), gelişmemiş olan üçüncü dünya ülkelerine kaymaktadır. Bu kaymanın en temel nedeni kadın emeğinin ucuz olmasıdır. Feminizmin eleştirdiği nokta da, kadının çok da uzmanlık istemeyen, boş vakitlerde bile yapılabilecek türden işlerde çalıştırılarak emeğinin sömürülmesi üzerinedir. Kadın, ücret almaksızın çalışan aile işçisidir. Bu yönüyle kadın, kapitalizmin devamını sağlayan bir unsur olarak görülmektedir. Kapitalizm, Karl Marx’ın “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.” sözünden hareketle ilk olarak ortaya çıktığı Fransız ihtilalinden bu yana, daha önce var olan usta-çırak sistemini patron-işçi şeklinde yeniden formüle etmiş olup, feminizmin eleştirdiği yönüyle de kadın emeğini sömürmeye devam etmiştir.

KAYNAKÇA

Ovalı, A. Şevket, “Ütopya ile Pratik Arasında: Uluslararası İlişkilerde İnsan Güvenliği Kavramsallaştırılması”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 3, No 10, 2006, s. 3-52.

Egbatan, Mine, “Uluslararası İlişkilerde Feminist Yaklaşımlar”, Uluslararası İlişkiler Teorileri: Temel Kavramlar, Kripto Yayınevi, Ankara, Mehmet Şahin ve Osman Şen, 2014, s.251-280

Buzan, Barry(2015), İnsanlar, Devletler & Korku, İstanbul: Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi

Burchill, Scott (2013),  Uluslararası İlişkiler Teorileri, İstanbul: Küre Yayınları

Spykman, Nicholas J.(2013. Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler, İstanbul: Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız »

Bu haberi Faceboook'ta paylaş

Yayınlanma Tarihi: 06.06.2016
İSMAİL KARA

Siz de Yorum Yazın










Güvenlik Kodu




LÜTFEN DİKKAT!!!

Yukarıdaki Güvenlik kodunu girmemeniz halinde sistem yorumunuzu otomatik olarak reddedecektir.